UŞAK 13°C
Parçalı Bulutlu

BİRLEŞİK HAZİRAN HAREKETİpost_views_covgq Görüntüleme

kategorisinde, 24 Aralık 2014 - 15:54 tarihinde yayınlandı

FORUM

Birleşik Haziran Hareketi’nin Uşak Forumu düzenlendi. Foruma konuşmacı olarak, CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın ve Türkiye Kominist Partisi (TKP) Genel başkanı Erkan Baş katıldı.

Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan foruma yaklaşık 250 kişi katıldı.  Forumun ilk konuşmacısı, CHP Ankara Milletvekili Gökhan Günaydın oldu. Günaydın, Türkiye’nin içinde bulunduğu süreci şöyle özetledi:

“Birbirimize tarif etmemize gerek kalmayacak kadar açık bir süreçten geçiyoruz. Türkiye şu anda çarpık kapitalizmin ve dinci faşizmin bütün unsurlarını birlikte yaşayan bir memleket haline geldi. Ancak ifade etmek gerekir ki bu süreci yalnızca AKP’ye mal etmek eksik olur. Bunun geçmişini bir miktar görmek lazım. 24 Ocak kararları Türkiye’de neo-liberalizmin aslında iktisadi düzeninin yapıtaşlarını döşedi. Bu dönem hem dünyada hem Türkiye’de solun, sendikal mücadelenin yükseldiği, öğrenci hareketlerinin sadece nicelik değil nitelik de kazandığı bir dönemdi. Güçlü bir muhalefet, Türkiye’yi yüzünü emeğe dönen bir yeni ülke kurmaya yönelik bir dönemden bahsedebiliriz. Peki, 24 Ocak kararları bize ne dedi? İthal-İkameci politikalar sona eriyor, bu andan itibaren artık ihracata yönelik bir neo-liberal düzene geçiyoruz. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’dir. 24 Ocak kararlarını yazan Turgut Özal’dır. Ancak bu kararlar dönemin kapitalist dünyasının bizim gibi şu anda moda tabirle “gelişen ekonomilere” pazarladığı yeni bir düzendi. Peki, soruyu şöyle soralım; 24 Ocak kararlarını birisi yazdı diye toplum “Ne iyi yazdınız, bunu uygulayacağız.” mı diyecekti? Elbette demeyecekti. Başta işçi muhalefeti olmak üzere örgütlü mücadele buna karşı çıkacaktı. O halde 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesi için bu memlekette 12 Eylül darbesinin yapıldığını söylersek politik ve iktisadi açıdan ayakları yere basan bir analiz yapmış oluruz. 12 Eylül, binlerce insanı işkencede öldürmekle, yüz binlerce insanın hayatlarını karartmakla kalmadı, aynı zamanda neo-liberal düzenin bu ülkede yerleşmesi için gerekli olan alan temizliğini de yapmak için Atlantik ötesinden organize edildi. “Bizim çocuklar başardı” açıklamasının başka türlü bir izahı yoktur. O dönemde Sovyetler Birliği’ne karşı oluşturulan Yeşil Kuşak Projesi çerçevesinde Kenan Evren önderliğindeki sistem, her tarafa İmam Hatip Liseleri açarak aynı zamanda dinci kapitalizmin temel taşlarını geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde yükselterek ilerletti. Bu gidişten sonra bir son 10-12 yıl tahlilini tekrar yapalım. AKP’nin bu saydığım özelliklerden farkı ne? Çünkü AKP, ülkedeki hem çarpık kapitalizmin boyutunu hem de dinci faşizmin boyutunu giderek otoriterleşerek ve giderek iktidarın üzerinde toplayarak belirli bir merkezden yönetmeye başladı. Dolayısıyla AKP’nin bu anlamdaki gücü kendisinden önceki döneme göre daha fazlaydı. Bir iktisadi temel bugünü anlamamız için çok önemlidir. Ne yapıyor bu adamlar? Yüksek faiz uyguluyorlar, düşük kur politikası yapıyorlar.

ÇİFTÇİ EKMİYOR

Yani tarımcıyı, çiftçiyi öldürüyorlar, bu memleketin sanayi kapasitesini biçiyorlar. Ama buna karşı 2 şey yapıyorlar: birincisi bizim gibi memleketlerden daha fazla yüksek faiz verdikleri için sıcak parayı bu ülkeye çekiyorlar. İkincisi ise kur politikası ile ithalatı ucuzlatıyorlar. Yani sen Türkiye’de üretme, ben dışarıdan bu malları getireyim. Ekonominin dönmesi için gerekli olan parayı dışarıdan yine yüksek faiz politikası ile buluyorlar. Son 12 yılda Türkiye’de çiftçi 2 Trakya büyüklüğündeki araziyi ekmiyor. Sebebi ne? Çünkü çiftçinin ürettiği mal para etmiyor. Buna karşılık girdiler sürekli pahalılaşıyor. Bundan dolayı Türkiye üretemez hale geldi. Kuru fasulye ve pilav Türkiye’nin geleneksel yemeğidir. Peki, Türkiye’nin pirincinin 3’te 1’ini Uzak Asya’dan ithal ettiğini biliyor musunuz? Kuru Fasulye’yi Hindistan’dan, Etiyopya’dan ithal ettiğimizi, Nohut’u Karadağ’dan getirttiğimizi, Mısır’ı Amerika’dan, Buğday’ı Ukrayna’dan, Arpa’yı Hırvatistan’dan, Saman’ı Gürcistan’dan, Soya’yı Arjantin’den, Pamuk’u Yunanistan’dan ithal ettiğimizi biliyor musunuz? Peki, biraz da sanayiden bahsedelim. Türkiye’nin sanayi üretiminin yarısı tekstile dayanıyor. Bize tekstilde ne diyorlar? Daha ucuza üretmek zorundasın. Örneğin; Denizli’de daha ucuza üretemezsen bu önce Maraş’a sonra Van’a kaçar, orada da tutunamazsa Pakistan’a, Hindistan’a gider. Peki, Türkiye’de tutabilmen için ne yapman gerekiyor? Birincisi çevre demekten vazgeçeceksin. Örneğin; tekstil fabrikası kırmızı boyuyorsa senin Nilüfer Nehri’n o hafta kırmızı akabilir. Mavi boyuyorsa Fırat’ın suları mavi aksın. Bana illaki asgari ücret diye tutturmayacaksın. İstihdamının yarısı kayıtdışı olacak. Hatta uzun dönemler ben size maaş ödemeyebilirim, buna tahammül edeceksiniz. “Dibe doğru yarışma” diye sevgili Mustafa Sönmez’in tariflediği bu düzen Türkiye’yi sanayide de taşeronlaştırmaya ve insan emeğini hiçe sayan, doğayı mahveden yeni bir düzene doğru oturtmaya başladı. Taşa toprağa dayalı sanayi, çimento fabrikaları ve bu çimento fabrikaları ile birlikte büyüyen santraller… Bunların tamamı AKP düzeninin temel yapı taşları haline geldi. İtiraz etmeyeceksin, bu düzene uyacaksın. Türkiye’nin hal en yılda 100 milyar dolar dış ticaret açığı vardır. Yani ithalatıyla ihracatı arasında yılda 100 milyar dolar açık veren bir memlekette yaşıyoruz. Haftada aşağı yukarı 3-4 katrilyon lira dış ticaret açığı veren bir memleketteyiz. Ama bu memleket aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen dolar milyarderlerine sahip. Peki, bu çarpıklık nereden meydana geliyor? Bakınız, maden ruhsatları AKP’li iş adamlarının elindedir ve maden ruhsatlarının kime verileceğine tek başına Recep Tayyip Erdoğan karar vermektedir. Bu yasal olarak da böyledir. Örneğin; kentlerdeki en kıymetli araziler. Bu araziler Recep Tayyip Erdoğan’ın bilgisi olmadan herhangi birine devredilemiyor. Yani bu memleketin eski Başbakanı şimdiki Cumhurbaşkanı aslında maden ruhsatı dağıtıyor, arazi dağıtıyor ve aslında sermayeyi kontrol ediyor. Peki, bu düzenin karşısında emekçilere ne düşüyor? Eskinin çiftçisi artık tarlasını işleyemez hale geldiği için kendisine gösterilen kabaca 2 alanda çalışmak zorunda kalıyor. Bunlardan birisi madenlerdir, bir diğeri de inşaatlardır. Türkiye’de günde işçi ölümü istatistiği, buna istatistik derken de içim yanıyor, günde ortalama 4 çocuğumuzu iş kazalarında kaybediyoruz. Ya inşaatların asansörlerinden düşüyorlar, ya madenlerde bin metre aşağıda boğuluyorlar ya da metan gazına maruz kalıyorlar. Kimin umurunda? Hiç kimsenin umurunda değiliz. 1-2 adam oraya gidiyor, 3-4 gün orada kalıyor sonra bu düzen böyle devam ediyor.

MEŞRULUK VİCDANLARDADIR

Peki, bu düzen böyle devam edecek mi? Yoksa buna karşı bir iş yapılabilecek mi? İşte bu hareketin adını aldığı Birleşik Haziran Hareketi, “Artık bu böyle devam edemez” diyenlerin oluşturduğu bir birlikteliktir. Ben kendi bakış açımdan tarif etmem gerekirse bize birileri diyorlar ki; “Bir meşruluk meselesi vardır.” Neymiş meşruluk? TBMM yasa çıkartır, ona uymak zorundasın. Bu çocuklar şunu söyledi arkadaşlar; “Bizim meşruiyet kavramımız şudur: Aklımıza ve vicdanımıza sorarız. Bu doğru mu? Evrensel hukuka, insanlık onuruna yakışıyor mu? Yakışmıyor ise senin çıkardığın kanun ya da belediye meclisi kararını bana meşru diye anlatma.” Haziran Hareketi’nin söylediği buydu.”

EMEKÇİLERİN BÜYÜK ÖFKESİ VAR

HTKP Merkez Komite Üyesi Erkan Baş, AKP’ye karşı verilecek mücadele ve Birleşik Haziran Hareketi (BHH) konusunda açıklamalarda bulundu.

Erkan Baş Türkiye için “Bir tarafta gerici, faşizan, patron yanlısı, emperyalizm yanlısı, sadece Türkiye açısından değil, bölgesel olarak da- bir proje yürüyor. AKP ve Tayyip Erdoğan bunun yürütücüsü. Öbür tarafta da buna karşı Türkiye’de emekçilerin, halkların büyük bir öfkesi, tepkisi biraz da çaresizliği var” ifadelerini kullandı. Erkan Baş’ın konuşmasına şöyle devam etti:

“Türkiye 2013 Haziran’ından sonra artık başka bir Türkiye. Herşey değişti Türkiye’de. Ben bunun en çok da Tayyip Erdoğan tarafından hissedildiğini düşünüyorum. Daha önceki hakim siyaset algısı neydi: Seçimden seçime dört yılda, beş yılda bir gidersiniz oy kullanırsınız, beğenmiyorsunuz değiştirirsiniz. Olmuyorsa işte çoğunluğun belirlediği bir iktidar vardır. Beğenmeseniz de onun belirlediği kurallar içinde yaşarsınız. AKP karşıtı muhalefet de şöyle cisimlendiriliyordu yine egemen güçler tarafından: AKP’yi sevmiyor musunuz, beğenmiyorsunuz, tamam bak CHP var ya da merak etmeyin TSK, AKP’ye geçit vermeyecek ya da zaten bu adamlar çok sınırı aşarsa yargı var bu memlekette bunlara gereken uyarıyı yapar, gerekirse AKP’yi kapatır gibi bir beklenti yaratılıyordu.

TÜRKİYE İKİYE BÖLÜNDÜ”

Şimdi bütün bunların artık bir karşılığı olmadığını gördük. AKP artık sistemin kendisidir tezimizi doğrulayan birşey. Ne oldu Tayyip Erdoğan’ın ayaklarını titreten yüreğine korku salan bütün hareketler halkın öz gücünden geldi. Tekel direnişi, ODTÜ direnişi, liseli öğrencilerin eylemleri ve nihayetinde onların en üst boyutu olarak Haziran isyanı diyebilirsiniz. Dolayısıyla ben Tayyip Erdoğan’ın doğru yerden korktuğunu düşünüyorum ve biz sadece ve sadece halkın, emekçilerin gücüne yaslanan bir hareketle bu iktidarın devlilebileceği için oraya yaslanıyoruz. Bugün Türkiye’de tablo şudur: Türkiye çok kaba bir şekilde ikiye bölünmüştür. Bir tarafta gerici, faşizan, patron yanlısı, emperyalizm yanlısı -sadece Türkiye açısından değil, bölgesel olarak da- bir proje yürüyor. AKP ve Tayyip Erdoğan bunun yürütücüsü. Öbür tarafta da buna karşı Türkiye’de emekçilerin, halkların büyük bir öfkesi, tepkisi biraz da çaresizliği var. Biz Haziran hareketini buraya yerleştiriyoruz. Yani zaman zaman kendisini büyük bir öfkeyle büyük bir umutla ortaya koyan o halk hareketinin sürekliliğini sağlamak gerekiyor ve o umudu yaratmak gerekiyor.

Parçalı ve kanallardan yürüyen toplumsal dinamikleri, dirençleri, öfkeyi örgütleyebilirsek bu gidişata ‘dur’ deriz ve bunu dediğimiz andan itibaren yeni Türkiye bunun üzerinden kurulacak bir Türkiye olur.”

 

YORUM YAZ



BENZER HABERLER